22 Kasım 2011 Salı

ASLINDA STRES DİYE BİR ŞEY YOK

Sadece iki sayfada hayatınızın kontrolünü yeniden kazanacaksınız.

Göğsünüzün üzerinde bench-press’te kaldırabileceğiniz ağırlıkta bir halter olduğunu düşünün. Kollarınızın ucundaki ağırlığın uyguladığı baskıyı zamanla tüm bedeninizde hissetmeye başlıyorsunuz. Onu bir süre havada tuttuktan sonra kollarınız titriyor, terliyorsunuz. Üstelik çevrenizde size yardım edebilecek kimse de yok. İşte bu durumda hissettiğiniz umutsuzluk duygusuna stres diyebiliriz: Gücünüzün ve enerjinizin tükendiği anda, ağırlık sizi ezecek ve siz çaresizsiniz! Hiç böyle hissettiniz mi? Yoksa şu anda böyle mi hissediyorsunuz?Son 20 yıl Kaliforniya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde klinik psikolog olarak çalıştım. Bu süre zarfında, işleri, aileleri ve maddi sorumluluklarının baskısı altında ezildiğini düşünen insanları iyileştirdim. Çoğunun üzerindeki baskıyı onları sadece bir şeye ikna ederek kaldırdım: “Aslında sandığınız gibi stres diye bir şey yoktur.”Beni doğru duydunuz. Stres bir gün, tıp tarihinde hiçbir zaman iyileştiremediğimiz, çünkü hiçbir zaman var olmayan bir hastalık olarak yerini alacak. Stres fikri, ilk kez 1936’da Dr. Hans Selye tarafından ortaya atıldı. (O zamana kadar böylesi bir ‘rahatsızlığı’ kimsenin fark etmemiş



olması yeterince gariptir.) Stresin ‘keşfinden’ bu yana çiçek virüsünü yeryüzünden sildik, çocuk felcini neredeyse tümüyle ortadan kaldırdık ve hemen hemen tüm kanser türlerinin tedavisinde aşama kaydettik ama bütün bunlara rağmen stres, salgın hastalık konumunu koruyor. Stresten muzdarip olanlar genellikle şu belirtilerden bir ya da birkaç tanesinden yakınıyor: hızlı kalp atışı, boyunda gerginlik, sırtta ağrı, ağız kuruluğu, baş ağrısı, cinsel arzuda azalma, aşırı yeme, midede gerginlik, sık sık idrara çıkmak, mide bulantısı, ağlama, uykusuzluk, bitkinlik, terleme ve hızlı nefes alıp verme.
Ne var ki, bu belirtiler, adına stres denen bir hayalet hastalığa ait değildir. Bunlar çok daha ilkel bir duygunun belirtileridir. Bu duygu, beynin amigdala adı verilen bezelye büyüklüğündeki bir parçasından kaynaklanır. Kavgaya girmeye ya da bir kavgadan kaçmaya hazırlanırken kalbimizin daha hızlı çarpmasına, kaslarımızın gerilmesine, ağzımızın kurumasına da bu duygu sebep olur. Yüzlerce yıldır var olan bu duyguya verilen isim ise ‘korku’dur.
Başarılı olmuş insanlar, hayattaki zorlukları tarif ederken ‘stres’ sözcüğünü pek kullanmazlar. Onun yerine şu şekilde konuşmayı tercih ederler:
“Bir kurumu işletirken ilk başta mutlaka korkarsınız. İşleri bozacağınızdan korkarsınız. İnsanlar, liderler hakkında böyle düşünmese de bu doğrudur. Bir şeyleri idare eden herkes gece evine huzursuz biçimde döner ve aynı korkularla savaşır: Bu kurumun canına okuyan kişi, ben mi olacağım?”
General Electric’in eski CEO’su Jack Welch.
“Korkudan ödü patlamak, Güney Pasifik’te bir denizaltı savaşında hayatta kalmanın ön koşuludur. Eğer korkarken asaleti elden bırakmıyorsanız, korkmakta sorun yoktur. Az ya da çok korku, mücadelenin bir parçasıdır.”
Miami Heat Başkanı, efsanevi NBA koçu Pat Riley.
“Sahneye çıkmak benim için bazen katarsis anlamına gelir ama çoğu zaman kendi korkularımla başa çıkmak demektir.”
Robin Williams aktör/komedyen
3 Yaşındaymış gibi davranın
Peki, bu başarılı adamlar hepimizin yaşadığı belli duygusal süreçleri tarif etmek için ‘stres’ yerine neden ‘korku’ gibi bir sözcüğü kullanıyor? Korkmak çocukların diline aittir ve onlar bunu kullanmaktan çekinmez.
Çocuklar asla “öcüler hakkında kaygılı olduklarını” ya da “yıldırım yüzünden stresli olduklarını” söylemez. Onlar dünyayı kontrol edemeyeceklerinin farkındadır ve bunun sonucu ortaya çıkan kaygıyı da ‘korku’ olarak tanımlar. Çocuklar korkunun üstesinden daha rahat gelebilmek için kendi korkularıyla haşır neşir olur. Onlar yetişkinlerin genellikle yaptığı gibi duyguları zihinlerinden tamamen atmaya çalışmaz ve kendilerini korkutan şeyin kölesi olmadan onu anlayıp yönetmeye çalışır.
Başarılı erkekler, karşı karşıya oldukları meydan okuma ne kadar büyükse, korkunun da o kadar artacağını bilir. Tıpkı çocuklar gibi onlar da korkuyu, yaşamanın bir bedeli olarak kabul eder. Diğer erkeklerse, ne yazık ki, korkuyu, her ne pahasına olursa olsun kaçınılması gereken bir hastalık ya da başarısızlığın bir ifadesi olarak görüyor. Korkuları hakkında düşünmüyor, konuşmuyor ve hatta korktuklarını kabul bile etmiyorlar. Sonuç olarak, kederli, sinirli ya da bitkin insanlar haline geliyor veya yiyecek, alkol ya da belli insanlara karşı bir bağımlılık geliştiriyorlar. Daha da kötüsü, gerekli bir duygu olan ‘korku’yu stres diye adlandırıp onu düşman ilan ettikleri için bu düşmandan kaçınmak uğruna düşlerinin peşine düşmekten vazgeçebiliyorlar.
Korkunun belirtilerinden kurtulmak için önce korktuğunuzu kabul etmelisiniz. Hayata ne kadar tutkuyla yaklaşırsanız, vücudun kendisini aksiyona hazırlama mekanizması olan korku da artar. Bu bir zayıflık göstergesi değil, bir başarı sinyali ve bir cesaret çağrısıdır. Kendinizi mutsuz ya da üzgün hissettiğinizde bunun altında korkunun yattığını düşünün. Aslında sadece iki basit korku vardır: Birincisi, istediğiniz işi, kadını veya istediğiniz her neyse onu, elde edecek kadar değerli olmadığınız korkusu, diğeri de kontrolü kaybetme korkusu mesela sağlık ve maddi meselelerde… Pek çok insanın stres diye adlandırdığı şeyin altında bu iki korkunun yattığına dair bahse girerim.
Alarmı kapatın
Bu meselenin bir de diğer yüzü var. Hepimizde bulunan ‘dövüş ya da kaç’ alarm sistemi, ses çıkarmak, bir tepki yaratmak ve sonra da kapanmak üzere tasarlanmıştır. Geyik korkunca koşar. Aslan korkunca saldırır. Ancak insan korkunca buna kafayı takar ve strese girdiği için şikâyet etmeye başlar. Alarm sistemini çalar durumda açık bırakır, oysa bunun sonuçları ölümcül olabilir.
Sağlıklı insan tepkisi ise yine çocukların yaptığını yapmaktır, yani başka insanların desteğine başvurmak. Böyle yapan erkekler, daha uzun yaşıyor, daha düşük kolesterol seviyesine sahip oluyor ve hastalanmadan krizlere daha uzun süre dayanabildikleri için hem iş hem de aşk hayatında daha başarılı oluyor. Unutmayın, başarılı adamların arkalarında ihtiyaç duyduklarında yaslanabilecekleri arkadaşları vardır.
O anda yaşayıp hissettiklerimiz, olumlu ya da olumsuz bir meydan okumayla karşı karşıya kalan bir vücudun verdiği sağlıklı sinyallerdir. Yaşadığınız şeyin ‘korku’ olduğunu söylemek, zayıflık ya da olgunluktan uzak olmak değil, dürüstlüktür. İçinde yaşadığımız maskulen kültür, acılara göğüs germeyi ve bağımsızlığı değerli bulsa da, vücudunuzun ihtiyacı, başkalarından biraz güç almaktır.
Bir dahaki sefere kendinizi stresli hissettiğinizde iki şey yapın: Korkunuzu tanımlayın ve bununla baş etmenizde size yardımcı olabilecek insanları bulun. Bu iki basit şeyi yapmak, halteri güvenli biçimde aşağı indirmenizi ve onu birkaç kez daha kaldırabilmenizi sağlar. Bu sayede dövüşmeye değer tek düşmanınızla yapacağınız kavga için güç kazanacaksınız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder